Türkiye’den İngiltere’ye Tren ile Gitmek ya da Bir Diğer Göç Hikayesi I

Eee, ne olacak şimdi ha? Kafayı kırmış papağan gibi tekrarlamamın gereği yok, bildiğiniz gibi tren yolculuğu düşmanı uçak denilen zavazingolar dünyamızın bir belası, ve kapitalizmin şişman kodamanlarının elleri kollarıdır ey kardeşlerim. Bu metal parçalarının sahibi kodaman lavuklar sizi gökyüzüne çıkarıp aşağıyı dikizlemenizi sağlarken bir yandan da doğamızı cidden dehşet bir şekilde kirletirler arkalarından attıkları ile. Üstelik bir yerlerinden uydurdukları bagaj limitini aştığınızı size gülümseyerek söylediklerinde ilave mangırlarınızı çıkarırken ühü ühü ühü diye çenenizde oluşan titremeyi zevkle izlerler.

Otomatik Portakal’dan Alex çakması bir giriş yapmamın sebebi kitaba olan hayranlığım ve Alex’in cümlelerini hayatın içinde sık sık kullanmamın yanında, Alex’in topluma karşı hissettiklerinin aynısını uçaklara karşı hissetmemdir. Yaklaşık 30 uçak yolculuğu yapmış olmama rağmen, bir türlü alışamadım metal bir kutuya girip hoppaa 10.000 metre yukarıya çıkmaya. Biz İngiltere’ye tren ile geldik. Yüzünüzü ekşitmeyin lütfen, kulağa geldiği kadar kötü değildi.

Bu yazı, göç etmeye karar verme, hazırlık ve yolculuğumuzu içerir. Sonuçta herkes başka başka, doğal olarak da her göç hikayesi birbirinin benzeri gibi gözükse de hemen hepsi birbirinden farklıdır. Yolculuğun hedefe varmak değil de, benim gibi, yolda geçirdiğiniz süre olduğunu düşünüyorsanız, yani yolculuğu seviyorsanız, okumaktan keyif alacağınızı düşünüyorum.

Buradan İngiltere’ye mi gidiyorsun? Ohoo sen internette okuduğumuz adamlar gibisin. Bu yolculuğu yazman lazım.”

                                                                            Türkiye-Bulgaristan treninden bir grup yolcu

Karar

Bu bölümde kendi sosyo-ekonomik durumumu anlatıp, aslında durumum çok iyiydi ama yine de gitmeyi seçtim güzellemesi yapmak, bir yandan da gizli gizli kendimi övmek istemiyorum. Sosyal medya bunlarla dolu. Tek söyleyebileceğim kurulu bir düzenim vardı hemen herkes gibi. Fasa fisolar geçildikten sonra başka bir ülkeye taşınmanın en zor yanı karar vermek. Bugün ülkeyi terk etmeye karar verseniz eşyalarınızı kaç valize sığdırırdınız? En güzel kıyafetlerinizi, ayakkabılarınızı mı yanınıza alırdınız, kitaplarınızı mı? Yoksa gereksiz yere sevdiğiniz, aslında beş para etmeyecek ıvır zıvırlarınızı mı? Sonuçta herkesin kendince bir düzeni var.

Biz kararımızı yolculuktan tam bir yıl önce, hepsi farklı görünen ancak en nihayetinde birbirinin aynı olan kahvecilerden birinde kahvelerimizi içerken verdik. İlk kez o gün, Akdeniz dışında kalan ülkelere acıyarak bakan ben, kendimi İngiltere’de bir pub içinde bira içerken hayal ettim ve, neden bilmiyorum, kendime iş bulabileceğimi söyleyerek gaz verdim.

Ertesi aylar ise önce vize türlerini araştırmak, EEA Family Permit Vizesi’ni bulduktan sonra ise İngiltere’de yaşam bloglarını okumak ile geçti. Söylemiştim, daha önce İngiltere’ye yerleşmeyi bırakın, bu yağmurlu adaya turistik amaçlı gitmek için bile araştırma yapmadım, fotoğraflarına bile bakmadım. Okuduklarımızdan tatmin olup biz bu işi yaparız dedikten sonra vize başvurusunu yaptım.

Hazırlık

Malum vize başvurusunda istenen evraklar o kadar azdı ki ve başvuru işlemi o kadar kolaydı ki, vizeyi alacağıma inanmadım. Sonuçta bir şey gerçek olamayacak kadar güzel ise, “spam”dir. O yüzden vize damgalı pasaportum elime ulaşana kadar, açık söylemek gerekirse hiç bir hazırlık yapmadım.

Öncelikle arabayı sattık. Bizim ilk arabamızdı, adını da Fransız hatunu olduğu için Brienne koymuştuk, cüssesi sebebiyle Game of Thrones’tan esinlenerek. Bizimle beraber, İstanbul’dan Portekize, Ispanyadan Sicilyaya, Yunan adalarına seyahat etmişti ve artık aileden biri gibiydi. Halen Brienne aklımıza gelir, yad ederiz. Ancak size arabayı anlatıp sıkmak istemiyorum.

Daha sonra ise telaşla evde ki eşyaları satmaya başladık. İlk satılan yatak oldu ve bir aylık süreyi şişme yatakta yatarak geçirdik. Size tavsiyem yatak işini sona bırakın. Gardırop zor gidiyor, önce gardırop ve koltuk takımından kurtulun, şişme yatakta yatmayın, beliniz ağrımasın.

Yıllarımı verdiğim güzelim şirketime istifamı verip, eşyasızlıktan yankı yapan evime geldiğimde, itiraf etmem gerekir ki, biraz afalladım. Koltuk takımları da gitmiş, ortada televizyon kalmıştı. Belki bir gün döner alırız diyerek koliledigimiz eşyalarımızın arasında halının üstüne oturup Wii oynayarak son günlerin geçmesini, yolculuk vaktinin gelmesini bekledik, görülecek eşi dostu bir kere daha görüp yolculuk planlarının üstünden geçtik. Airbnb evini ayarladık. Tam olarak hazırdık diyemem ama, hazırdık.

Dört bavul, iki sırt çantası…

Yol Planı

Plan yaparken ucuza kaçmaya pek yanaşmadık. İki gecelik tren yolculuğumuzun ikisinde de, iki kişilik yataklı bölümlerde kaldık. Planı iki gece trende ki odalarımızda, 2 gece (Bükreş ve Münih) otellerde kalacak şekilde yaptık ki gece güzel uyuyup gündüzleri dinç olalım. Aktarmalı yolculuklarda yol planını dikkatli yapmak çok önemli. Bir şekilde trenlerden birinin kaçması demek, muhtemelen bir sonraki treninde kaçması demektir. Plan yaparken tren yolculukları hakkında çok güzel bir blog buldum, belki işinize yarar.

Bizim yol planımız aşağıda ki gibiydi. Aktarmaların hepsini renklendirdim. Nasıl iyi renklendirmiş miyim?

İstanbul > Dimitrovgrad > Gorna > Russe > Bucharest > Budapest > München > Paris > London > Manchester

Göç

İhtiyar hafızam beni yanıltmıyorsa tren yolculuğuna iki gün kala ziyaretimize gelen annem, bizi bavulları hazırlamak ve son kolileri paketlemek yerine halinin üstünde Wii oynarken bulunca deliye dönmüştü. Gerçi bavullar yaşadığımız şehirden İstanbul’a yapacağımız otobüs seferinden iki saat öncesine kadar bile hazır değildi.

Kalan son eşyaları taşıtması için anneme evin anahtarlarını verip bavulları bizi otogara bırakmak için bekleyen iş yerinden en yakın arkadaşımın aracına taşıdığımda, ancak o zaman işsiz olmamın yanına evsiz olmamın da eklendiğini hissettim. Çok kötü bir duygu değildi ancak bir Samos’da deniz kenarında frappe içmek de değildi.

1. Gün: 01.04.2017 – İstanbul 22:40 – Dimitrovgrad 05:09

Bilet Aldığımız Sayfa/İstasyon: Sirkeci Tren İstasyonu
Yolculuk Süresi: 6.5 Saat

Hayatımın, emin olmamakla beraber, yaklaşık 24 yılını İstanbul’da geçirdim. Zaman geçirdiğim yerler içinde özlediğim iki yer var yalnızca; Kadıköy ve Extremadura. Millet olarak kendi tarihimizin içine edip üstüne tüy dikmekte bir numarayız. İngiltere’ye geldiğinizde binaların eski olduğunu, özellikle tarihi binaların korunduğunu göreceksiniz. Geçtiğimiz hafta apartmanın bahçesinde kaybolmuş gibi sağa sola bakınan bir hanımefendi görünce, iyi olup olmadığını sorması için eşimi yolladım. Eşime iyi olduğunu, 50-60 yıl önce bu sokakta yaşadığını, bir şeylerin değişip değişmediğini görmek için geldiğini ve gördüğü kadarıyla hiç bir şeyin değişmediğini anlattı. Üstelik yaşadığım yer tarihi bir cadde de değil, bildiğin alelade bir cadde.

Biz de öyle mi? Beş yıl önce yaşadığım yer bile bambaşka bir yere dönüştü. Hatıraları yok edilip de sanatta ilerleyen ülke var mi? Sizce köklü imar değişikliği yapmayan, tarihi binalarına dokunmayan ülkelerin hepsinin sanatta ileri olması, sanatta ileri olanların bilimde de ileri olması, bilimde ileri olanların ise dünyanın en yaşanabilir ülkeleri olması tesadüf mü? Neyse, temelli gidiyorsanız sizin için önem sahibi yerleri yeniden görün derim, çünkü bıraktığınız gibi bulamayacaksınız muhtemelen. Extremadura’yı bıraktığım gibi bulacağımdan eminim ancak Kadıköy’ümün başına neler gelecek bilmiyorum.

Yukarıda ki paragrafın yazılma sebebi 1872 yılında açılan tarihi Sirkeci Tren Garının kapanmasıdır. Olurda yolunuz düşer ise, müzesine girin, lokantasına uğrayın, sessizliğini bir dinleyin.

Sirkeci
Sirkeci Tren Garının içinde ki müzeye vakit yetersizliğinden giremedik.
Ücretsiz Otobüs
Sirkeciden Halkalıya transferler ücretsiz. Yöntemde bu.

Trenler Sirkeci yerine Halkalı’dan kalkıyor ancak Dimitrovgrad’a olan tren biletimize Sirkeci’den Halkalı’ya ücretsiz transfer dahildi. Otobüs 21:30’da Sirkeci İstasyonundan kalktı. Organizasyon yeteneğimizi ve insana değer verme seviyemizi burada da göstermişiz ve halen şantiye halinde olan Halkalı İstasyonunu faaliyete geçirmişiz. Otobüs bizi trene yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde bıraktı. Yayalar için yapılan patika yol (yer yer beton dökmüşler, alın yürüyün) valizler ile yürümek için el verişli değil. Bazı bölümler ise taşlık. Yol boyu kimi noktalara tabelalar yerleştirilmiş ancak yeterli değil. Trene ulaşana kadar 4 valizle geçen 20 dakikalık yürüyüş, İstanbul’dan Londra’ya uzanan yolculuğumuzun en kötü, en yorucu bölümüydü.

Kendimizi bir şekilde kompartımana atınca derin bir nefes aldık. Fotoğrafta göreceğiniz gibi dizayn çok hoş. Altlı üstlü iki yatak, valizleri koymak için bir bölüm, lavabo… Tren gerçekten şaşırtıcı şekilde temizdi. Gözümüze kötü hiç bir şey çarpmadı. Yataklar da oldukça rahat, çarşaflar da temiz. Tren çufçuflamaya başladığında neden bilmiyorum, bizi bir heyecan sardı ve zıplamaya başladık.

Koridor pencerelerinde sigara içen insanlar vardı. Ben de odamda pencereyi açarak elektroniğimi tüttürdüm. Yanınızda yiyecek içecek getirmenizi tavsiye ederim. Trende restoran olması lazım ancak tabi ki kendi getireceğiniz yiyecek içeceğe nazaran daha pahalı olacaktır.

Oda hiç de küçük değil. yataklar rahat, pencereler büyük. Isıtma da gayet güzel hiç üşümedik.

Bulgaristan sınırın da polisler kapınızı çalıp pasaport kontrolleri yapıyor. Bazen kontrol dışarıda da yapılıyormuş. Kondüktör sizi bilgilendirecektir. Duty Free mevcut, bulmuşken girmenizi öneririm, özellikle sigara içiyorsanız. Hızlı olun zira trenler beklemez.

Duty Free
Duty Free dediğimde aklınızda ne canlandığını tahmin ediyorum ancak gerçekte göreceğiniz şey tam olarak bu.

Dimitrovgrad’a yaklaşırken canımız ciğerimiz kondüktörümüz tarafından kapımız vuruldu, güzel uykumuzdan uyandırıldık ve sabahın köründe, daha kargalar kalkmadan, daha önce adını duymadığımız bir şehirde kendimizi bulduk.

2. Gün: 02.04.2017 – Dimitrovgrad 05:40-10:35 > Gorna 13:10-15:35 > Russe 16:10-18:58 > Bucharest

Bilet Aldığımız Sayfa: Dimitrovgrad/ Gorna İstasyonları
Yolculuk Süresi: 10.5 Saat

Dimitrovgrad 05:40 – Gorna 10:35

Dimitrovgrad’dan Gorna’ya tren biletini çevrimiçi olarak almadık (belki alamadık). Ben valizleri beklerken eşim biletleri almak için ofise gittiğinde yolculuğumuzun en büyük sorunlarından biriyle karşılaştık. Daha önce arabayla Bulgaristan’ı boylu boyunca geçmiştik, durakladığımız noktalarda bir sorunla karşılaşmadan Euro kullanmıştık. Tren istasyonu çalışanı ise kesinlikle Euro kabul edilmediğini, kredi kartıyla da işlem yapılmadığını ancak az ileride ki marketin yardımcı olabileceğini söyledi.

Market istasyonun ana yola açılan kapısının tam karşısında yer alıyor ve biraz karanlık, pek tekin görünmüyordu. Markete doğru yürürken Örümcek Adam hislerim alarm veriyordu. Market kapısının önünde biri orta boylu, biri ızbandut gibi (Allah Allah boyu on metre!) dazlak ve deri ceketli olmak üzere iki adam ve bir mini etekli hanım kız ayakta bir şeyler yiyip içiyorlardı. Nedenini anlayamadığım şekilde içeride yerler komple süt içindeydi. Kasada orta yaşların sonuna doğru ilerleyen bir kadın durmaktaydı. Kadına durumu anlatmaya çalıştım ancak anlamadı ve beni dört-beş adımlık koridorun sağında yer alan odaya yönlendirdi el işaretleri ile. Örümcek Adam hislerim ise kaybolmuştu zira kapıda ki izbandutu gördükten sonra artık alarm verse ne olur vermese ne olur.

Bahsettiğim odada oturan çocukta İngilizce bilmiyordu. Tarzanca durumu anlatıp üstümüzde ki en küçük para olan 50 Euro’yu çıkardım. Bana Bulgaristan para birimi olan Levayı ederinden çok daha pahalıya satmaya çalıştı adi herif (affedersiniz). Bize tren bileti için lazım olan tutar ise 10 Euro civarıydı. 10 Euro için 50 Euro’dan vazgeçmek istemediğimden süt birikintisinin içinden geçerek istasyona döndüm ki ceplerimizi karıştırıp daha küçük para var mı yok mu emin olalım. Binmeyi planladığımız Gorna treni platforma yanaşırken ceplerimizi karıştırdık ve bozuk paralar harici bir şey çıkmadı. Avrupa yolculuklarımız dönüşünde elimizde kalan bozuk Euroları eski bir çorabın içinde saklıyorduk. Bozuk paraların dönüşüm değeri olmadığını bilmeme rağmen yine de şansımı denemek üzere markete gittim, çorabın içinden çıkardığım bozuk paraları çocuğa uzattığımda bana söylediklerini anlamasamda oradan hızla uzaklaşmam ve bir daha geri gelmemem gerektiğini anlayarak istasyona geri döndüm.

Yanaşan trende ki kondüktör yine de trene binmemize izin verdi. Şans eseri İspanyolca konuşan bir yolcu denk geldi de kondüktörün duraklardan birinden bilet alabileceğimizi söylediğini çevirdi. Biz koltuklarda uyuklarken yanında kendisinden daha rütbeli olduğu anlaşılan bir kadın görevliyle yanımıza geldiler. Yine ne dediklerini pek anlamadık ama elimizde ki bozuklardan oluşan 10 küsur Euro’yu uzattığımızda aldılar. Kendi aralarında bir şeyler konuşup durdular bir süre ve sonra gözden kayboldular. Hala o bozukluklarla ne yapacaklarını anlamış değiliz ancak kendilerine minnettarız.

Eğer yolunuz Dimitrovgrad’a düşerse yanınızda, nereden bulursunuz bilmiyorum, bir miktar Leva ve ya 10-20 Euro bulundurmanızı tavsiye ederim.

Tren, benim favorim olan eski tiplerdendi ancak biraz pisti. Yine de, affedersiniz, koltuklarda camış gibi uyuduk.

Eğer buraya kadar okuduysanız, gereksiz ayrıntılar hakkında uzun soluklu konuşmalar yapmayı sevdiğimi fark etmemeniz mümkün değil. Yazı haddinden uzun olunca iki parçaya bölmeye karar verdim. İkinci bölümde görüşmek üzere.

Yazıyı Paylaşın:

Yorumsuz geçmeyin...

2 yorum “Türkiye’den İngiltere’ye Tren ile Gitmek ya da Bir Diğer Göç Hikayesi I”